Genel

Bir Meşe Ağacının Gölgesinde Düşünceler

Dr. Öğretim Üyesi Ali Eren Balıkel Dr. Öğretim Üyesi Ali Eren Balıkel 08.02.2026 20 görüntülenme
Bir Meşe Ağacının Gölgesinde Düşünceler
Bir Meşe Ağacının Gölgesinde Düşünceler

Londra’nın merkezinde yaşamak, dışarıdan bakıldığında her zaman hareketli ve ilham verici görünür. Günler çoğu zaman toplantılarla ve yetişmesi gereken işlerle akıp gider. Restoranların operasyonel temposu, şehir merkezinin bitmeyen ritmi ve İstanbul’da çevrim içi yürütülen dersler… Tüm bunlar bir araya geldiğinde, zihnin sürekli açık kalması beklenen bir hâl ortaya çıkar. Böyle zamanlarda, evimin hemen az ötesine geçmek benim için bir kaçış değil, küçük bir denge arayışıdır. Canary Wharf’ta yaşamanın en büyük sürprizlerinden biri de budur, birkaç adım sonra bambaşka bir ritme geçebilmek.

Ne zaman yoğunluk artıp düşünceler üst üste binse, yönümü Mudchute Park and Farm tarafına çeviririm. Şehrin finansal kalbinin hemen yanında, şaşırtıcı derecede sakin bir alandır burası. Yüksek binaların gölgesinden çıkıp açık alana adım attığınızda, zihnin de yavaş yavaş başka bir moda geçtiğini hissedersiniz. O gün de öyle oldu.

Yürüyüşe çıktığımda özel bir niyetim yoktu. Ne uzun bir rota planlamıştım ne de zihnimi meşgul eden sorulara cevap arıyordum. Sadece yürümek istiyordum. Adımlarım toprağa değsin, ayakkabımın altındaki çakılın ve kuru yaprakların sesi bana eşlik etsin diye. Parkın daha sakin bir köşesinde, yıllardır orada olduğu belli olan büyük bir meşe ağacı dikkatimi çekti. Gövdesi kalın, dalları genişti. Gölgesi ise acele etmeyenler için ayrılmış bir durak gibiydi.

Durup oturdum. Aslında “oturmak” doğru kelime olmayabilir; daha çok, bedenim oraya aitmiş gibi yere yerleştim. Meşe ağacının gölgesinde zamanın akışı değişmişti. Saatime bakmadım. Telefona uzanmadım. Bir süre sonra fark ettim ki, zihnim de bedenimle birlikte yavaşlamıştı. Şehirde alıştığımız o sürekli uyarılmış hâl burada yoktu. Ne bildirim sesi ne yetişme telaşı ne de arka planda akan bir gürültü. Sadece rüzgârın yapraklar arasında dolaşan sesi ve arada bir düşen bir dalın toprağa dokunuşu.
İnsan zihni çoğu zaman durmak bilmez. Bir düşünce biterken diğeri başlar; biri geçmişe çekerken diğeri geleceğe savurur. Ancak doğada, özellikle böyle anlarda, düşünceler başka bir ritme girer. Zihin susmaz belki ama acele etmeyi bırakır. Meşe ağacının altında otururken bunu hissettim. Düşüncelerim hâlâ vardı, fakat artık beni zorlamıyorlardı. Daha yumuşak, daha dağınık ama bir o kadar da gerçektiler.

Bir ağacın altında oturmak, insana tuhaf bir perspektif kazandırır. Meşe ağacı oradaydı; benden önce de vardı, benden sonra da orada olmaya devam edecekti. Onun zaman anlayışı benimkinden tamamen farklıydı. Yıllar, mevsimler, yağmurlar ve kuraklıklar onun için birer deneyimdi; benim içinse çoğu zaman takvim yapraklarına sıkışmış kavramlar. Bu farkındalık, insana hem küçük hem de rahatlatıcı bir his verir. Küçüklük burada değersizlik anlamına gelmez; aksine, üzerimize aldığımız pek çok yükün ne kadar geçici olduğunu hatırlatır.

Bir süre sonra çevreme daha dikkatli bakmaya başladım. Toprağın üzerinde dolaşan karıncalar, gövdeye tutunmuş yosunlar, dalların arasından süzülen ışık… Hepsi bir bütünün parçasıydı ve hiçbirinin acelesi yoktu. Doğada kimse “geç kalmıyordu”. Her şey olması gerektiği hızda oluyordu. Bu düşünce, insanın günlük hayatında ne kadar yapay bir hızın içine sıkıştığını fark etmesine neden oluyor. Sürekli yetişilecek işler, cevaplanacak mesajlar, tamamlanacak listeler… Meşe ağacının gölgesinde bunların hiçbiri ağırlığını korumuyordu.

Belki de doğanın en güçlü etkisi burada ortaya çıkıyor. İnsana, kontrol etme ihtiyacını bir süreliğine bırakma izni veriyor. Ormanda ya da bir parkın sakin köşesinde otururken, her şeyin kontrolümüz altında olması gerekmediğini kabulleniyoruz. Bu kabulleniş, zihinsel bir rahatlama getiriyor. Düşünceler daha az çatışıyor, beden daha az geriliyor. İnsan, kendisiyle daha dürüst bir temas kurabiliyor.

Kalkmadan önce meşe ağacına son bir kez baktım. Ona bilinçli bir teşekkür etme niyetim yoktu ama içimde hafif bir minnet duygusu vardı. Sanki kısa bir sohbet yapmıştık; kelimesiz, sessiz ama etkili bir sohbet. Yürüyüşüme devam ederken adımlarım biraz daha dengeliydi. Zihnim hâlâ sorularla doluydu belki ama artık o soruların hepsine hemen cevap bulmam gerekmediğini biliyordum.

Doğada geçen basit bir yürüyüş, büyük farkındalıklar vaat etmez. Ama bazen bir meşe ağacının gölgesi, insana en çok ihtiyaç duyduğu şeyi sunar: durma, hissetme ve düşüncelerine yeniden nefes aldırma fırsatı. Belki de sürdürülebilir olan tam olarak budur; doğayı “kullanmak” değil, onunla aynı ritimde var olmayı hatırlamak.

Doğa ile kurulan bu tür temaslar sürdürülebilirliği salt çevresel politikalar, kurumsal raporlar ya da teknik hedefler düzeyinde değil, insanın gündelik yaşam pratikleri üzerinden yeniden düşünmeyi mümkün kılmaktadır. Akademik çalışmalar da göstermektedir ki doğayla kurulan düzenli ve bilinçli etkileşim, bireylerin hem zihinsel iyilik hâlini hem de uzun vadeli sorumluluk bilincini güçlendirmektedir. Bu nedenle sürdürülebilirlik doğayı korumaya yönelik bir çaba olmaktan çıkarak insanın kendi hızını, beklentilerini ve tüketim alışkanlıklarını yeniden düzenlemesini gerektiren bütüncül bir yaşam yaklaşımı olarak ele alınmalıdır. Doğayla kurulan her sakin temas, bu yaklaşımın içselleştirilmesine yönelik küçük ama anlamlı bir adımdır.

Dr. Öğretim Üyesi Ali Eren Balıkel